Yazı Hariç podcast serisinin 5. bölümünde konumuz Hayaller ve Gerçekler.

Bu bölümde yazmaya heves etmeye başladığım yıllarda kurduğum hayallerden ve bu hayallerin ne kadarı, hangilerinin gerçekleştiğinden bahsettim.

Bu bölümde edebiyatta, yazarlık hayatımdaki hayalleri ve gerçekleri anlatmak istiyorum. Yazmaya yeni başlayan, yolun başındaki arkadaşlara ufak tavsiyeler vererek, kendi tecrübelerimden biraz bahsetmeye çalışacağım.

Başlamadan önce ufak bir duyurum var. Yazı Hariç, artık Türkiye’nin en büyük podcast ağı Podfresh bünyesine dahil oldu. Bana güvenen ve bünyelerinde yer açan Podfersh ailesine teşekkürlerimi buradan bir kez daha iletmek istiyorum.

Bir de ufak rica ekleyeyim açılış bölümüne, sonra da konuya giriş yapalım: Bu ve önceki bölümlere dair düşüncelerinizi yaziharic@outlook.com mail adresine ya da podcastin sosyal medya hesaplarına iletebilirsiniz. Dinledikten sonra da paylaşır ve takip ederseniz çok mutlu olurum.

Evet, hayaller. Ve gerçekler. Şöyle radikal bir başlangıç yapayım ve lise yıllarımdayken kurduğum bir hayali, sonradan düşündüğümde komik gelen şu hayalimi sizinle paylaşayım, neşeli bir şekilde başlayalım:

25 yaşımda Dostoyevski olma hayalim vardı. Bunu kendi kendime söylediğim zamanı hatırlıyorum da gülmeden edemiyorum. O zamanlar, o yaşlarda Yeraltından Notları okumuşum. Neye uğradığımı şaşırmışım. Ve kendime bir hedef koymuşum o yaşta: Evet, ben de yazacağım. Ve 25 yaşında Dostoyevski olacağım. Burada gülebilirsiniz çünkü ben de gülüyorum.

Peki neden 25 yaş? Şöyle, kitabın başlangıcındaki biyografi kısmında Dostoyevski’nin ilk kitabını 25 yaşında yayınladığını görünce böyle düşünmüştüm sanırım. Kendime bir zaman dilimi belirlemişim. Aslında bakınca da mantıklı, yani bir hedef koyup onun için uğraşmak. Tabii o zaman, bahsettiğim zamanlar 2000lerin başı, neyin nasıl olduğundan haberim yok daha. Nasıl yazılır ve hatta nasıl okunur, bilmiyorum. Kitap nasıl yazılır bilmiyorum, bırakın kitabı, öykü nasıl yazılır bilmiyorum.

Düşününce çok safmışım diyorum açıkçası. İnsan Yeraltından Notları okur ve nasıl yazar olmaya karar verir diye düşünüyorum şu an. Kitabın ne anlattığını da tam çözememişim demek ki. Okumanın büyüsüne kapılmışım. Yazık, masum bir çocukmuşum. Sonra, tabi işlerin öyle olmadığını, Dostoyevski olmanın öyle kolay olmadığını öğreniyorsunuz doğal olarak. Dostoyevski’nin ilk kitabını kendi imkanlarıyla bastırdığını, çoğu kitabını da kumar borcunu ödemek için yazdığını falan öğreniyorsunuz.

Peki, 25 yaşıma geldiğimde ne oldum, diye merak edebilirsiniz doğal olarak, hemen cevaplayayım. 2011 yılına denk gelen o yaşımda henüz tek öyküm bile yayınlanmamıştı. 25 yaşında Dostoyevski olmak isteyen birisi için süper başarısızlık değil de ne gerçekten. Sürekli öyküler yazıyordum. İşyerinde çalışırken, evde geceleri. Gittiğim barlarda, hatta bazen toplu taşımada. İnternette bulduğum bazı öykü sitelerinde yayınlıyordum yazdıklarımı. Hatta o senelerde bir arkadaşım sürekli yazar olmak istediğimden bahsettiğim için beni bir güzel azarlamıştı yanlış hatırlamıyorsam. Daha bir öykün dergilerde bile yayınlanmadı, nasıl yazar olacaksın ki, boş hayaller kuruyorsun hep, demişti. Ne kadar acımasızmış, şimdi düşünüyorum da. Aslına bakarsanız beni uyandırmaya çalışıyordu galiba, bilmiyorum. Çünkü çekingen davranıyordum yazdıklarımı dergilere yollamakta. Kitabevlerine gider dergileri alır, sonrasında da yazıları okudukça kendi çalışmalarımı gönderip göndermeme konusunda kararsız kalırdım. O günlerden sonra daha çok çaba göstermiş olduğumu söyleyebilirim sanırım. Ee, dost acı söylermiş.  

Şu an 36 yaşımdayım. Kendimi yazar olarak tanımlarken hala utanıyorum.

İmkanım olsa, o hayali kuran çocuğu karşıma alır neler derdim acaba diye de düşünüyorum bazen.

Sanırım, şöyle derdim: Bak bana ufaklık, Dostoyevski olamayacaksın, bunu akından çıkar, derdim başta. Ama niyet önemli, aferin, çalışmaya devam et. Daha çok öykü kitabı oku. O büyüyü, öykünün büyülü dünyasını keşfetmekte geç kaldığın için yakınacaksın. Hep roman yazarı olduğunu hayal ediyorsun çünkü. Öykünün güzelliğini çok geç keşfedeceksin. Şiir yazmayı bırak. Lise son sınıfta felsefe öğretmenin dalga geçecek, şimdiden uyarayım. Üniversiteyi şehir dışında okumanın yolunu bul bir de. Gerçi bu pek mümkün değil, neyse. Başından geçen şeyleri çok sık kullanmayı, onları yazarak anlatmayı deneyeceksin. Öyle yapma. Dostoyevski okudukça onun gibi yazmaya, Orhan Pamuk okudukça onun gibi yazmaya, Ayfer Tunç, İhsan Oktay Anar ve diğer tüm sevdiğin yazarlar gibi yazmaya çalışacaksın. Yapma canım. Kendi sesini ara. Zor bir yolculuk ama yapacak bir şey yok. Bunu ne kadar erken öğrenirsen o kadar iyi. Haldun Taner Öykü Ödülü’ne dosya yollarken sana ulaşabilecekleri telefon numarası ve adres yazman gerekli. Yoksa maille dönüş yapıp tamamlamanı isteyecekler. Çok reddedileceksin bu arada. Öykülerin 2013’e kadar yayınlanmayacak. Haberin olsun ufaklık. Neyse şimdilik seni lise sıralarında, Atalar tren istasyonuna sessiz sakin yürürken bırakalım. Bir ara seninle yine sohbet ederiz. Sonrasını anlatırım ben sana.

Burada bir alıntıyla devam etmek istiyorum. Jack London’ın Martin Eden isimli yarı otobiyografik romanından bir alıntı:

“Tam artık savaşı bırakmak üzereyken şansı dönüverdi. Ama çok geç dönmüştü şansı. “The Millenium”dan gelen ince zarfı en ufak bir heyecan bile duymadan açtı, üç yüz dolarlık çeki yüksek sesle, ağır ağır okudu ve bunun Serüven için gönderildiğini öğrendi. Aşırı faiziyle tefeci de içinde olmak üzere dünyaya tüm borcu yüz dolar bile tutmuyordu. Bütün borçlarını ödedikten ve Brissenden’in avukatından yüz dolarlık senedini geri aldıktan sonra cebine yine de yüz dolardan fazla para kaldı… Wiki wiki adlı kısa Hawai hikayesi Warrens Mothly tarafından iki yüz elli dolara satın alınmıştı. The Northern Review, Güzelliğin Beşiği adlı denemesini, Mackintosh’s Magazin de Faycı’yı satın aldı. Editörlerle yayıncılar yaz tatillerinden döndükleri için yazıları çabuk çabuk elden gerçiriliyordu, ama Martin hangi anlaşılmaz esintinin bu adamlara iki yıldır ısrarla geri çevirdikleri şeyleri kabul ettirdiğine bir türlü akıl erdiremedi. Hiçbir yazısı yayınlanmamıştı. Oakland dışında kimse tanımıyordu. Onu. Bu bakımdan mallarının böyle birdenbire kabul edilir hale gelişine bir açıklama bulamıyordu.”

Martin Eden’ı çok geç keşfettim. Güzel bir roman, okumayanlar için iyi niyetle öneririm. Konusu kısaca şöyle: Toplumun alt tabakasından denizci bir karakter Martin Eden. Toplumun üst sınıfından âşık olduğu bir kadına ve o topluma kendini kabul ettirebilmek için giriştiği değişme çabasına, yazar olma hayaline dair uzunca bir hikâye. Martin Eden’ın yazılarının kabul görüp yayınlanana kadar yaşadıkları, sonra talihi döndükten, yazıları yayınlanmaya başladıktan sonra kendini kabul ettirmek istediği sınıfın aslında ne kadar iki yüzlü bir topluluk olduğunu keşfetmesinin yanı sıra, yazarlık serüveninde iki sene içerisinde yazdığı ve hiçbiri yayınlanmamış olan çalışmalarının, meşhur olduktan sonra nasıl basılmak için kapışıldığını aktarması açısından, bu yolculuktaki arkadaşlara ciddi çıkarımlar sunacağını düşündüğüm güzel bir roman. Gerçekten geç keşfettiğim için üzgün hissetmiştim.

Bu kitaptan neden bahsettiğime gelelim. Bir dönüşüm, değişim hikâyesi, evet ama bunun ötesinde yazmanın ciddi çalışma, emek harcanmasını anlatan bir hikâyesi de var Martin Eden’ın. Martin’in kendini geliştirmek için aç kalmayı göze alarak yaptıkları, kendini kanıtlamak için günlerce, sayfalarca yazması. Hiç vazgeçmeden yayınlanması umuduyla yazdıklarını cebindeki son kuruşa kadar aldığı posta pullarıyla dergilere yollaması, yazmaya çalışan herkeste bir ortaklık duygusu uyandıracaktır.

Çünkü yazıları ve dosyalarının yayınlanması umuduyla hangimiz o müjdeli haberi verecek mailleri beklemedi ki? Aslında Martin Eden bir konuda şanslıydı. Çünkü yayınlanmayacağı haberini postanın geri dönüşünden ya da yayıncının cevabından öğreniyordu.

Şunu burada söyleyebilirim: Türkiye’deki edebiyat dergilerinin çok büyük bir bölümü, kendilerine yollanan eserlerin yayınlanmayacağına dair bildirimde bulunmuyor. Bu bir gerçek.

Şunu da söyleyebilirim: Çoğu yayınevi gönderilen dosya sayısının çokluğundan dolayı, gelen eserlerin tamamını okuyamıyor. Çünkü öyle bir zaman dünya üzerinde yok. Onlara hak veriyorum. Bu nedenle değerlendirme süreleri de iyi ihtimalle en az üç ay oluyor.

Ben Yaşamaklar’ı 2017 yılında yazmaya başladım ve 2018 yılında bitirdim. 2021 yılına kadarki seneler içerisinde kaç kere reddedildim bilmiyorum. Ki ben öykü kitabı yayınlanmış birisiydim. Bir ihtimal daha umutlu oluyorsunuz. Romanın daha kolay yayınlanacağını hayal etmiştim. Öyle olmadı. Öğrendiğim en temel şey, yazarlık çabasında öğrendiğim en basit şey sabırsız olmamak gerektiği. Beklemeyi öğrenmek gerekiyor. Sabretmeyi öğrenmek gerekiyor. Öyküm yayınlansın, öykü dosyam yayınlansın, romanım çıksın. Keşke öyle isteyince olsa bunlar. Ama öyle değil maalesef. Şimdi yeni romanıma çalışıyorum. Ne zaman bitecek, bilmiyorum. Hayalim önümüzdeki sene yayınlanması.

Bir de bunu söylemem gerekiyor: Edebiyat dünyası, daha doğrusu Türkiye’de yayıncılık dünyası çok büyük bir dünya değil. Bir şekilde az çok bu sektörün içerisindeki çoğu insana aşina oluyorsunuz. Dergi yayıncısından, kitap yayıncısına, editöründen, gazetecisine, sosyal medyacısına, dağıtımcısına, bir şekilde insanları tanıyorsunuz. Çok büyük bir dünya değil. En kötü ismen biliyorsunuz…

Şimdi elimde okuduğum Oya Baydar’ın Sıcak Külleri Kaldı romanında şöyle bir tabir var: “Kurt bir kez içine düştü mü, artık iflah olmazsın. Sosyalizme giriş bedava, çıkış pahalıdır. Kurdu içinden çıkarmak için ya kimilerinin yaptığı gibi kendini bütün değerlerini tümüyle inkar edeceksin, içini kazıyacaksın ya da nerede olursan ol, ne kadar dönersen dön, ömür boyu sakat kalmayı, hastalığın her an tekrarlaması tehlikesini göze alacaksın.” Bu satırları okuduğumda bunun aynısını yazma heyecanı için düşündüm. Bu heves, heyecan, tutku, adına ne derseniz deyin bir kere içinize düştü mü, bundan çıkış gerçekten zor.

Bu yüzden hayal kurmak kötü değil. Yazıyorsanız, hep hayaliniz olsun. Bu hayallerin peşinden koşun. Çünkü kendi var ettiğiniz bir metnin, o metni okuyanın içinde doğurduklarını bir kişiden bile duymuş olmanız, manevi olarak inanılmaz bir tatmin sağlıyor.

Peki şimdiki hayallerim neler? Ne hayal ediyorum. Öncelikle 40 yaşıma kadar iki ve üçüncü romanlarımı yayınlatmış olmayı umuyorum. Bir çocuk romanım var, onun bu süre içerisinde yayınlanmasını istiyorum. Bir Dostoyevski olma hayalim yok artık, gerçek dünyaya çok şükür ulaştım. Acı deneyimler edindim. Çok zaman kaybetmiş olabilirim. Ama güzel insanlar kazandım. Bu bir gerçek. Yazarak para kazanma hayalim var ama bu gerçekçi değil. Bunun farkındayım. Keşke mümkün olsa. Çok isterim.

Sanırım, daha gerçekçi hayaller kurmayı öğreniyor insan. Hayatı deneyimliyoruz. Okuyoruz. Yazıyoruz. Mutlu ve mutsuz oluyoruz. Günler, yıllar geçiyor. Zaman bizi eskitip gidiyor. Bazı hayaller gerçekleşiyor, bazıları gerçekleşmiyor. Hayat böyle bir şey. Güzel kitaplar okuduğum için mutluyum. Bundan sonrasında okuyacaklarım için heyecanlı. Umarım sizler de böyle heyecanlar taşıyorsunuzdur içinizde.

Bu bölümü de böyle noktalayalım. Başta da hatırlattığım gibi duygu ve düşüncelerinizi, bölüm özelinde hayallerinizi benimle paylaşmanızı isterim. yaziharic@outlook.com mail adresi ya da sosyal medya hesaplarımdan bana ulaşabilirsiniz.

Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle. Hoşça kalın.

Share.

About Author

Leave A Reply