Çocuğun Kurguları – 1

Geçmişte olanlar belki de hiç yaşanmadı; belki de bunları tamamen ben uydurdum.

Nihayetinde insan, inanmak istediğine inanıyor. Ben ne dersem diyeyim, ne yazarsam yazayım, siz inanmak istediğinize inanacaksınız. İnanmak istediklerinize.

“Bana,” dedim “bir tane sigara verirsen karşılığında seninle istediğin bir konu hakkında saatlerce sıkılmadan sohbet edebilirim.”

İnsanlarla nasıl iletişime geçilir, bilmiyordum. Henüz çocuk sayılırdım. Gençlik. Heyecan. Kalbin ilk kıpırdayışları. Kalbimizi keşfetmemiz. Kalbin başka şeylere de yaradığını öğrenmemiz. Kitaplarda, dizilerde, filmlerde ve bizden daha büyüklerin anlattığı şeylerin olabileceğine dair inancımızın arttığı seneler. Âşık olmak gibi, öpüşmek, sevişmek gibi. Başka memleketlerde, başka ülkelerde insanların devrim yapabildikleri gibi. Gençken her şeye inanıyorsunuz. Çocuk olmanın belki de en masum taraflarından birisi. Büyüdükçe daha yavaş inanmaya başlıyorsunuz. Çünkü, zamanla insanların sizi aldatabileceği, kandırabileceği, dolandırabileceğini öğreniyorsunuz. Tüm bu acı tecrübelerin tamamı, büyümek gibi minnacık bir kelimenin altında toplanıyor.

Kelimelerin taşıdıkları yükler nedeniyle yorulduklarını hissediyorum. Buna inanmayabilirsiniz. Çünkü çoğunuz büyüdünüz ve gerçek olmadığını bildiğiniz şeylere gülerek yaklaşıyorsunuz. Büyümek, çok yorulmuş bir kelimedir. Başka örnekleri de vardır. Onlarla konuşabilseniz, bunu anlardınız. Neyse ki ben onlarla konuşabiliyorum. Buna daha sonra geleceğim.

Sigara istedim. Sigara kullanmazdım. İlk sigaramı o zaman içtim. Sonrasında sigarayı bir daha bırakmadım.

“Neden,” dedi bana sigara paketinden bir tane çıkartıp verirken, “seninle bir şeyler hakkında uzun uzun konuşmak isteyeyim ki?” Yanındaki arkadaşı, -Selma, kıkırdadı.

“Pişman olmayacağını biliyorum. Ayrıca, denemekten ne çıkar ki?”

Sigarayı dudaklarımın arasına koydum, bir süre bakıştık. “Çakmağınız var mı,” diye sordum. Kibriti vardı. Hangi kız yanında kibrit taşırdı ki, kesin ona âşık olacaktım. İnce parmaklarının üstüne güneş vuruyordu. Parmaklarındaki ve çıplak kollarındaki incecik tüyleri görüyordum. Yaktığı sigaranın dumanını ağzımın içerisinde dolaştırdım. Üfledim. Bir kere daha çektim. Genzimin yandığını duyumsadım. Öksürdüm. Gülümsedi.

“Magazin,” dedi.

“Magazin,” dedim şaşırarak. Bir nefes daha aldım. Gözlerini bana dikmişlerdi. Selma önce ona bakmıştı şaşkınlıkla, neden ona fırsat veriyorsun der gibiydi. Bu bir fırsattı. Aynı büyüklerin bahsettikleri gibi. Belki de değildi, ben abartıyordum.

“Magazin,” dedim derince nefes aldım. “Kelimenin ilk kullanımına dair farklı açıklamalar, etimolojik olarak farklı farklı söylentiler ve hatta hurafeye varan çıkarımlar yapılmış olsa da, günümüz dillerindeki anlamında ilk defa 18. Yüzyılın sonlarında Fransa’da kullanıldığı birkaç temel kaynak vasıtasıyla biliniyor. Krallıkla yönetilen Fransa’nın o zamanki ileri gelenleri, aristokratlar, düşünürler, siyaset adamları, ülke yönetimine dair farklı farklı konular hakkında birbirleri arasında yaptıkları görüş alış verişlerini saray koridorlarında dile getirir, bu konuşmalar bir süre sonra öyle farklı manalara, öyle değişik çıkarımlara varacak derecede farklılaşırdı ki, bir süre sonra dönemin kralı Bourbon hanedanına bağlı olan XVI. Louis sarayda bu tarz konuşmaları ‘sarayda konuşulacak konu var konuşulmayacak konu var, ayıptır beyler’ diyerek yasakladı. Bu baskıcı zihniyete karşı bu malum kişiler, evveli çok eskilere dayanan bir yönteme başvurarak kralı eleştirmeye, bir nevi modern demokrasinin temel kavramlarından birisi olan ifade özgürlüğüne dikkat çekmek için bir eylem yapmaya karar verdiler. Peki neydi bu yöntem? Pek tabii ki, her toplumsal olayda ve eylemde karşımıza ilk çıkan şeylerden birisi olan slogan atma-yazmaydı. Grafiti dediğimiz duvar yazılamalarının ilk örneklerine ise Roma’da rastlarız. Roma İmparatorluğunun hüküm sürdüğü 3. Yüzyıl kalıntıları incelendiğinde halkın talep, istek ve şikayetlerini imparator ve etrafındaki insanlara ulaştırmak için bu yönteme başvurdukları, üstelik çokça sıkça başvurdukları bilinir. İşte bu saray ahalisi de, krallarının despot tutumuna karşı, ‘Magazin yapmamız engellenemez’, ‘Magazin hakkımız söke söke alırız,’ ‘Louis şaşırma, sabrımızı taşırma!’ gibi klasikleşmiş tabirlerin atası olarak nitelendireceğimiz şekilde dile getirdi. Özellikle ‘sabrımızı taşırma’ ifadesinden oldukça etkilenen -bu kararda süregelen halk ayaklanması ve isyanların da etkisi olabilir- Louis Bey, vermiş olduğu karardan cayar ve ‘Tamam tamam, hiç şakadan da anlamıyorsunuz’ minvalinde bir açıklama yaparak saray eşrafının gönlünü aldı. Hatta işi abartıp bir süre sonra sarayda magazin konuşmaları yaparken görüntülendi.”

Konuşmaktan içemediğim sigarayı yere attım, ayağımın altında ezdim. Bana bakıyordu, yüzündeki ifadeden anlattıklarımdan hoşlanmış olup olmadığını anlayamıyordum. Selma ise ara ara kıkırdayarak dinliyordu.

“Zaman içerisinde, seneler geçtikçe, sinema icat olunup sektörleşmeye başladıkça işin büyük isimlerinin hayatları merak edilir oldu. Sadece sinemada mı? Pek tabii ki hayır. Zenginlerin, sporcuların ve hatta inanmayacaksınız, edebiyatçıların hayatlarına dair fakir halkın merakı dinmek bilmediğinden basın buna el attı. Magazin sarayların sıkıcı koridorlarından çıktı, söylentilerin akıl çelen tadı sokaklara indi. Basın bunu çok sevdi. Basın bunu beğendi. Öyle güzel kullanılıyor ve öyle çok talep ediliyordu ki… Bir süre sonra iş çığrından çıktı tabii. Özel hayat falan hak getire.”

Güneş yüzüne vuruyordu. Bana bakan gözleri, yeşil gözleri öyle güzeldi ki. Güzel çok özel bir kelime. Kendisine sorsanız, ne kadar kıymetinin bilinmediğinden yakınır. Biraz dillidir. Konuşkandır. Bunda haklıdır da.

“Ama,” dedim, bakışlarını benden kaçırmasın istiyordum, benimle göz göze kalsın, hep bana baksın istiyordum, “magazinle ilgili benim en beğendiğim hikâye, daha eskiye dayanır. Antik çağlara. Merak ediyorsanız anlatayım.”

Selma yerinde huzursuzlanıyordu. Bu gidelim demekti. İnşallah gitmezlerdi.

Bir sigara daha uzattı. Gitmiyorlardı.

Sigarayı ağzıma götürürken anlatmaya başladım: “Antik Roma’da, şimdiki İzmir’in sınırları içerisinde yer alan Efes’te, yani Ephesus, oraya gitmeden evvel muhakkak Selçuk’ta zaman geçirilmeli ve hatta bir gece Şirince’ye çıkılmalıdır nazarımca, ne diyordum, evet Efes’te düşünürlerin en büyük zaman geçirgeci Agora’da boş boş dolaşmak, tiyatroda oyunlar izlemek ve tuvalette sohbet etmekti. Evet tuvalette. Kimi kaynaklar bu tuvalet sohbetlerinde felsefe ve siyaset tartışmaları yapıldığını yazsa da bana pek inandırıcı gelmediğini söylemem gerekiyor. Yani, şimdi buradan adamların günahını almak istemem ama tuvalette o haldeyken ne kadar ciddi bir şeyler konuşabilirsiniz ki. O hallerini de anlatmam gerekiyor tabii: Soyluların çok ciddi zamanlarının geçirdikleri tuvaletler tamamen açık bir konseptteydi ki, bahsi geçen sohbetlerin tamamı yan yana tuvalet taşlarına otururken gerçekleştiriliyordu. Eh, ne demek istediğimi anladınız sanırım, daha fazla tasvire girmiyorum. Sohbet çirkinleşmesin.”

Gülümsedi.

“İşte bu sohbetlerde, sohbet öyle uzar öyle uzarmış ki, bir süre sonra çoğu müdavimin sabahtan akşama değin soğuk taşların üzerinde zaman geçirdiği olurmuş. Döneme dair kaynaklara baktığımızda, ki bu kaynakların en bilineni Ephesos’lu Ksenophon’un yazmış olduğu Ephesiaka isimli bu konudan bahsedilir. Ephesiaka’da günlük yaşama dair bulunan bölümlerde, bu çirkin alışkanlık tüm detaylarına kadar anlatırken, ‘maganikas inedos’ tabiri kullanılır. Yani uzun uzadıya, ardı arkası kesilmeden saatlerce konuşma enerjisi bulma. Maganikas inedos. Maganikas inedos. Magazinos. Magazin. Yani bildiğimiz gıybet.”

Gülüyordu. Sıkılmadan dinliyor ve gülüyordu.

“İnanmıyorsanız o kadar kaynak verdim, sıkılmaz bakarsınız,” dedim. Sigara için teşekkür ettim, hoşça kalın, dedim. Selma yine kıkırdadı. Sanki tüm amacımı yerine getirmiş, bugünkü hedefimi tamamlamış gibi el sallayıp, onunla tanışmadan oradan ayrıldım. Tanışmamız başka sefere, başka hikâyelere kalmıştı.

Gençlik işte. Düşününce şimdi yakınıyorum. Sen dakikalarca hikâye yaz ama sonunu getirmeden noktayı koy.

Gençlik de aslında görseniz çok yaşlı bir kelimedir. Nihayetinde her insan onu yaşıyor ve terk ediyor. Terk edilenlerin nasıl çöktüğünü bilirsiniz. Bilirsiniz değil mi?


Sonrası – 2

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir