Çocuğun Kurguları – 4

Bölüm 1.

Bölüm 2.

Bölüm 3.


4.

Bir hikâye yazdım. Kendime okudum. Çünkü okuyacağım kimse yoktu.

İnsanın içini dökebileceği, derdini açabileceği, hikâyesini anlatabileceği, beraber gülebileceği, zamanı geçirebileceği, aynı yolda yürüyebileceği birisinin olmaması. Yeryüzünde, kimi yerlerde metrekare hesabına düşen insan sayısının oldukça fazla olduğu düşünüldüğünde, bu konuda, yani konuşabileceğin birisini bulamama konusunda yetenekliyim. Sanırım.

Halbuki insanlar her yerdeler. Çok fazlalar. Sayılarca. Etrafınıza bakın, ekranlara. Toplu taşımada falan. Ölseler bile azalmayacak kadar insan var. Varlar. O kadar çoklar ki. Hasta oluyorlar. Ölüyorlar. Gün gün sayılarca. Ekranlarda isimleri geçmiyor ama bir seferde telaffuz edilip artık yaşamda olmadıkları söylenebiliyor. Bir tanesi keşke benim yanımda olsa. Ona hikâyemi anlatabilseydim. Bugün bir insan daha az ölseydi ve ben ona hikâyemi anlatabilseydim. Mesela, haberlerde şu kadar kişi öldü demeseler de bir kişi azını söyleseler ve o bir kişiyi bana verseler ve ben onu hikâyelerim için dinleyici olarak hapsetsem ve ona içimde biriktirdiğim, genellikle yazıp sildiğim, bazen silmeden yırtıp attığım, içimde kurguladığım, henüz vücut bulmamış çocuk kurgularımı ona anlatsam, okusam, seslendirsem, o beni dinlese. Sadece bu. Sonra ölebilir. Haber bültenleri onun da öldüğünü, rakamlarda bir hata olduğunu, ölenlerin aslında bir kişi fazla olduğunu söylese ve bir eksik bir fazla deyip kimse onun ölmüş olanların arasında yerini almasını hiç umursamasa. Bir eksik hikâye. Bir fazla hikâye. Kimsenin umurunda değil. Nasılsa. İnsanlar ölüyorlar. Hikâyeleriyle gömülüyorlar.

Tek başına oynayan bir çocuğun hikâyesiydi. Kendime okudum. Sonra yırttım. Çocuk öldü. Hikâyesiyle gömüldü. Haber bültenleri sayıyı bir arttırdı. Belki de arttırmadılar. Bir hata oldu. Bilmiyorum.

Evinin penceresinden dışarıya bakıyordu. Hayat dışarıda devam ediyor ama o evinden dışarıya çıkamıyordu. Ağaca konan bir kuşa bakıyor, onunla uzaktan arkadaşlık ediyordu. Çocuk aklıyla ne kuşu olduğunu bilmediği için kendince ona bir isim vermişti. Ona “Dal Kuşu” diyordu. Dal Kuşu arada bir havalanıp gidiyor sonra gerisin geriye geliyordu. Yanında getirdiği ufak tefek şeylerle kendisine bir yuva kuruyordu. Çocuk ona uzaktan bakıyordu. Konuşabileceği, anlatabileceği şeyleri ona pencerenin arkasından anlatıyordu. Mesela cebindeki aynayı kendisine tuttuğunda iki kişi olduğunu ve aslında yalnız sayılamayacağını, bunun kendisinin mükemmel yeteneği olduğunu anlatıyordu. Bazen aynayı duvara tutuyor, yansıda gördüğü diğer duvara bakınca da kendisini daha fazla hapsolmuş gibi hissediyordu. Bu yüzden duvara bakmıyordu. Bakmayınca görmüyor, görmeyince de unutuyordu. Bir duvar iki duvardan azdı. Bunu herkes bilirdi. İki duvar, birden fazladır. İki çocuk birden. Ama aynada gördüğü diğer kişiden de duvardan da sıkılıyordu. Çünkü gördüğü diğer kişi sürekli onu taklit ediyordu. Ne anlatırsa onu birebir anlatıyor, ağız hareketlerinden tutun da yüz mimiklerine kadar her şeyi tıpatıp aynı yapıyordu. Onunla bir süre konuşmamaya karar verdi. Aynadaki çocuk da sustu. Uzunca süre konuşmadılar.

Dal Kuşu artık yalnız değildi. Yanına başka bir kuş daha gelmişti. O da Dal Kuşu’na benziyordu. Ama aynı değillerdi. Aynadaki çocuk gibi taklit yapmıyordu. Mesela Dal Kuşu yuvaya yattığında diğeri gidiyor, uzaklara uçuyor, çocuğun onu göremeyeceği kadar yükseklere çıkıyordu. Ne güzel, diyordu, çocuk. Yükseklere çıkabilmek. Sonra inebilmek. Sokağa çıkabilmek. Ne güzel. Kuşun sokağı da gökyüzü, diyordu kendisine. Kim bilir, belki başka kuş arkadaşları da vardır ve onların da oyunları vardır ve başka kuşlar başka kuşlarla arkadaşlık edebiliyordur.

Aradan zaman geçmişti. Dal Kuşu yuvasından kalkmıştı. Yavrusuna yiyeceği bir şeyler getirmeye yuvadan çıkıyordu. Bu sırada diğer kuş geliyor, yuvaya göz kulak oluyordu. Üç tane kuş olmuştu. Üç birden büyüktü. Dal Kuşu artık hiç yalnız değildi. Üstelik gezebiliyordu. Sokağa çıkabiliyordu. Kuş olmak ne güzeldi, diye düşündü çocuk. Keşke ben ve aynamdaki çocuk da kuş olabilse. Aynadaki çocuk. Ne zamandır onunla konuşmuyordu. Cebinden çıkardı. Baktı. Çocuk da ona bakıyordu. Uzun uzun baktı. Konuşmuyordu. Sadece bakıyordu. O kadar uzun bakasustu ki, aynadaki çocuk dayanamadı. Konuştu. Konuştu. Uzun uzun anlattı. Çocuğun cebinde çok sıkılmıştı. Karanlıkta yapacağı hiçbir şey yoktu. Dal Kuşu’nu sordu. Çocuk anlattı. Artık üç kuş oldular, dedi. Aynayı onlara tutarsan altı kuş olurlar, dedi aynadaki çocuk. Senin de arkadaşların artar. Çocuğun hoşuna gitti. Aynayı kuşlara tuttu. Ama onları göremediği için kuşlar yine sadece üç tane kaldılar. Aynayı kendisine çevirdi. Olmadı, dedi. Aynanın arkasındayken onları aynada göremiyorum. Olsun, dedi aynadaki çocuk. Onların orada olduklarını biliyorsun en azından. Dışarıda da başka çocuklar vardır, aslında yalnız sayılmazsın. Onların orada olduklarını biliyorsun. Doğru diyorsun, dedi çocuk. Hiç yalnız değilim. Hem sen varsın. Artık beni taklit de etmiyorsun. Asıl sen beni taklit ediyordun, dedi aynadaki çocuk.

O zaman. Çocuğun içine bir kurt düştü. Kurt, diye düşündü, bir ağacı hasta edebiliyorsa, bana neler yapar. Bir mevsim, gördüğü ağacın yaprakları çürümüştü. Sokağa çıkabildiği, o zamanlar sokağa çıkabiliyordu, yalnızca penceresi yoktu, arkadaşları ya da büyüklere sorular sorabildiğinde, ağacın neden çürüdüğünü sormuştu. Demişti ki, büyük adam, bazen ağaçlara kurt girer ve onu hasta eder. Yaprakları solup dökülür, kabuğu kurur, içi çürür. Ama, dedi adam, ağaçlar güçlüdür. Bir sonraki mevsime iyileşir. Bahara yeniden yeşerir.

Kurt. İçimdeki Düşünce Kurdu.

Aynadaki çocuk doğruyu söylüyorsa. Ya ben onu taklit ediyorsam.

Çocuk bunu düşünürken, aynadaki çocuk düşünceye karıştı. Düşünceni bölüyorum ama, dedi, asıl aynanın içindeki sensin. Olmaz, dedi çocuk. Aynadaki sensin. Hayır, dedi aynadaki, aynadaki sensin. Sensin. Hayır sen. Sen. Sen. Sen! Sen!

Ayna yere düştü. İkisi de kayboldu.

Hikâye dinleyicim olmadığı için bu öyküyü yalnızca ben dinledim. Sonra kâğıdı yırttım. En çok üç Dal Kuşu’na üzüldüm. Onları da yırtmış oldum.

Haber bültenlerinde belki çocukları sayarlardı. Ama onları saymazlardı. Şimdiye kadar hiç saymadılar. Kimse onlara değer vermezdi. Bugün dünyada şu kadar kuş öldü. Sayın seyirciler bugün dünyaya şu kadar kedi geldi. Bir sayı kadar değerleri bile yok. Sıfır bile değiller ki sıfır bence dünyanın en güzel sayısıdır. Kimse onları saymıyor. Ağaçları da.

Bugün bir hikâye yazdım. Kendime okudum. Kimse okumadığı için hangisinin aynanın içerisinde yer aldığını hiç kimse bilemeyecek.

Kendimi bozkırın ortasında yalnız başına kalmış ve inatla büyüyen bir ağaç gibi hissediyorum. Her gün yapraklarımda ertesi güne hikâyeler biriktiriyorum. Ama yalnızım. Bozkırın ortasında.

Kendimi yere düşen ve parçalanan bir ayna gibi hissediyorum. Azaldım mı yoksa çoğaldım mı, bilmiyorum.

Kim bilir, belki de aynanın içerisindeki bendim. Yere düşünce ben de parçalara ayrılıp çoğaldım. Her bir parçamda yeni bir hikâye doğdu.

Kim bilir, belki onların hikâyesini de bir başkası anlatır.


Devam edecek. Yani umarım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir