Yılın getirdikleri – Bölüm 1: Ocak

2018 yılına geçtiğimiz yıl okuduğum kitap sayısının üzerine çıkma düşüncesiyle başladım. Geçtiğimiz yıl seksene yakın kitap okumuştum. Bu yıl içinde bu rakamı 100’e çıkarmayı planlıyorum. Böyle hedefler koymak okuma konusunda motive edici.

Okuduğum kitapları da ay ay kendi sitem üzerinden değerlendirmeyi planlıyorum. Bir aksilik olmazsa (üşenmezsem) her ay, bir önceki ayın okumalarını değerlendirmeye çalışacağım. Belki birilerine fikir vermiş olurum. Hem de kendim için bir okuma günlüğü (belki de aylığı demek gerek) oluştururum.

Bu vesileyle Ocak ayında okuduğum kitapları kısaca değerlendirmeye çalışacağım.

 

1. Karete Vuruşu – Dorthne Nors

Karate Vuruşu, oldukça ince bir kitap. Bir öykü kitabı. Yapı Kredi Yayınları’nın öykü tercihlerini genelde severim. Lakin bu kitapta öyküleri sevemedim; okurken yorulduğumu, anlamları yakalamakta zorlandığımı itiraf etmem gerekir. Daha sonrasında yaptığım kısa bakınmalar nihayetinde, okuyanların çokça olumlu görüşlerini gördüm. Belki sorun bendedir, bilemiyorum. Fakat Nors’un öykü dünyası bana uzak geldi. Yazarın öykü dünyasına giremedim; kim bilir belki de çok zorlamadım kendimi. Kısa öyküler, muğlak bitişler hızlı okumaya imkân tanıyor. Her biri bir dergi için kaleme alınmış gibi duruyorlar.

İlerleyen dönemlerde, fırsatım olursa yeniden okumak istiyorum. Ama bende bıraktığı intibayı şimdilik olumlu yorumlayamıyorum.

 

2. Fındık Kabuğu – Ian McEwan

Ian McEwan ile geçtiğimiz yıl yayımlanan Çocuk Yasası isimli romanıyla tanışmıştım. Ne Okuyorum? için yazdığım değerlendirmede de kitabı ne kadar beğendiğimi dillendirmiştim. Fındık Kabuğu, McEwan’dan okuduğum ikinci roman oldu. Ve mübalağasız çok iyi bir roman olduğunu söylemekten çekinmiyorum.

Anne karnındaki anlatıcımız, annesi ve babası arasındaki sorunların birinci şahiti konumunda. Şair olan babası ile annesinin arasında yaşanan gerilimi bizlere öyle güzel ve muzip bir dille anlatmakta ki, her ne kadar nahoş bir durum okusak da anlatı bitmesin istiyorsunuz. Annenin babayı kardeşiyle aldatması, eve konabilmek için anne ve âşığının babayı öldürme planını gerçekleştirmesi, sonrasında içerisine girdiğimiz polisiye tadında bir gerilim. Anlatıcı dünyaya henüz gelmemiş bir bebek dediğim gibi ve o tüm yaşananları bizlere tanımlayamadığı hisler dünyası içerisinden iletiyor; gülüyor, eğleniyor, insanın çiğliğine bu tezatlık içerisinde şahit oluyorsunuz. McEwan çok zekice bir roman kurmuş ve bizler okurken onun zekâsını her satırda hissediyoruz.

Şüpheye düşmeden temin edip okuyabilirsiniz.

3. Taht Oyunları / Buz ve Ateşin Dansı – George R. R. Martin

Game of Thrones’un son sezonu takip edenlerin (ve hatta etmeyenlerin de) bildiği gibi 2019 yılında yayımlanacağı duyuruldu. Bunu duyunca, aradaki uzun zamanı serinin kitaplarını okuyarak değerlendirmeye karar verdim. Hem sezon başlayana kadar dizilerle kitaplar arasındaki farkları da keşfetmiş olurum, diye düşünüyorum. Bu seriye başlamamdaki bir diğer etkenin de sevgili Bahri Vardarlılar’ın serinin kitaplarından inanılmaz bir şevkle bahsetmiş olmasını gösterebilirim. Geçtiğimiz aylarda yaptığımız sohbetlerde, o kadar iştahla kitapların güzelliğini, edebi niteliklerini anlattı ki, okumadığım için pişman hissetmek istemedim.

George R. R. Martin’in kurmuş olduğu dünyanın harikalığından bahsetmeyeceğim; diziyi takip edenlerin malumu. Kendisi onlarca ve hatta yüzlerce karakter yaratmakla kalmayıp onların herbirinin dünyalarını, iç dünyalarını, duygularını, düşüncelerini bizlere aktarıyor. Serinin ana karakterlerinin ağzından bölüm bölüm dinlediğimiz olayların birbirine bağlanışı, olay örgüsünün sağlamlığı ve işin içerisine giren türlü entrikalar, azalmayan bir sürükleyicilik sağlıyor. Her bir bölümde, farklı bir dünyaya giriyoruz: Martin, karakterlerini öyle canlı kanlı kılıyor ki, okurken o dünyanın bir parçası, gözlemcisi olarak hissediyorsunuz.

850 sayfa olan ilk kitabı beş gün gibi kısa bir sürede tükettim. Bunda kitabı e-book olarak okumamın da etkisi olabilir. Dizinin ilk sezonu olduğu gibi kitabın uyarlanmış versiyonu. Hiçbir sapma, değiştirme, düzenleme yok. Belki de çoğu takipçinin dizide ilk sezonu beğenmiş olmasını buna bağlayabiliriz.

Kitabın yoğun olmayan anlatı dili, okuyucunun olaylara ve metne dahil olmasını sağlıyor. Dizinin hayranlarının kesinlikle kitaplarını da okumasını tavsiye ediyorum. Hem son sezon öncesi, hafızalar tazelenmiş olur. Ayrıca kitabın sonunda yer alan ailelerle alakalı soy ağacı ve karakter anlatıları da ayrı bir keyif.

Gözünüzü karartın. Bu muazzam seriyi okumaya başlayın. Pişman olmayacaksınız.

4. Bütün Öyküleri – Yusuf Atılgan

Yusuf Atılgan, anlatı dilini, yarattığı karakterlerini, kurduğu dünyalarını sevdiğim bir yazar. Bunca zaman neden öykülerini okumadım diye özeleştiri getirmem gerekiyor. Öyküyle ilgilenen, yazmaya çabalayan birisi olarak gecikmişliğim için kendime kızdığımı söyleyebilirim.

Atılgan’ın öyküleri üzerine çokça konuşulabilir. Yaşamıyla ilintili olarak kurduğu öykü dünyaları, mekân anlatıları, karakter seçimleri ders niteliğinde. Köyün, kasabanın, kentin ayrı ayrı işlendiği bölümlerde oluşturduğu öyküler, ayrı ayrı lezzetli; öyküyle hemhal olanların da dikkatli okuduklarında dersler çıkarabilecekleri şekildeler. Usta bir dil, karakterlerin yerindeliği, durum ve olay anlatılarıyla başlı başına doyurucu metinler.

Öykü sevenlerin ve henüz okumamış olanların dikkatle okumasını önerdiğim bir kitap.

5. Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında – Haruki Murakami

Murakami’yi okumaya başlamam da çok geç oldu. İlk kez geçtiğimiz sene Vatan Kitap için okumasını yapmıştım. Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında da okuduğum ikinci kitabı oldu.

Gayet mutlu gibi görünen, iyi kazanan, ailesiyle hiçbir sorunu olmadığını çevresine sunan bir karakterimiz var. Bu karakterimizin çocukluğundan itibaren yaşadığı ikili ilişkileri görmekteyiz. Kendisi gibi ailesinin tek çocuğu olan bir kızla ilk okul zamanında yaşadığı zamanlar, birbirlerini anlayışları ve hissettikleri, bir şekilde canlanıyor. Hiçbir kadında onunla yaşadığı duygu yoğunluğunu karşılayamadığını fark eden karakterimiz kendi hayatını sorgulamaya başlıyor. Evet, iyi para kazanıyor, istediği işle ilgileniyor, karısı ve çocukları onu seviyor, saygı görüyor. İç dünyasındaki dalgalanmaları, düşünceleri ve zamanın nasıl manasızlaştığını bizlere çok iyi anlatıyor Murakami. Tatmin edilememiş duyguların doyurulmadığı zaman bizleri sürükleyeceği hezeyanlar önümüzde duruyor. Karakterimiz hiç ummadığı bir zamanda da o kadını yeniden hayatına alıyor. Peki bundan sonrası nasıl devam edecek? Düzen nasıl bozulacak?

Murakami, okuduğum iki kitabında da zor olmayan ama herkesin kolaylıkla derinlik katamayacağı konuları işledi. Beni şaşırtan bir yazar olduğunu söylemeliyim ve kitabı içimde hiç şüphe taşımadan önerebilirim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir