Yılın getirdikleri – Bölüm 2: Şubat

Bu yıl okuduğum kitapları, kendi sitemde değerlendimeye devam ediyorum. Ocak ayından sonra Şubat ayında okuduklarımı da buraya kısaca değerlendirmeye gayret göstereceğim. Yılın ilk ayında beş kitapla ilgili düşüncelerimi aktarmaya çalışmıştım. Şubat ayında ise gün sayısının azlığına rağmen altı kitabı okumuş olduğumu gördüm. Bu benim için ufak bir mutluluk oldu, diyebilirim. Okuyorum, hızlı okuyorum ve okuduğum kitaplar iz bırakıyor.

Bunun yanında uzunca zamandır yazamamaktan dolayı hissettiğim o yaralayıcı duygudan Şubat ayı itibariyle kurtulduğumu söyleyebilirim. Çokça zamandır farklı öykülerime konu ettiğim aynı karakterlerimi bir kitap içerisinde toplamaya karar verdim. Geceler süren düşünme evrelerim nihayetinde, bitirmiş olduğum öykü kitabımdan kişisel nedenlerim nedeniyle vazgeçtim ve daha uzun soluklu bir yolculuğa çıkmaya hazır olduğumu hissettim. Şubat ayı, bol okumanın yanı sıra, böyle ciddi bir karara da vesile oldu. Edebi yolculuğum için her açıdan verimli bir ay olduğunu söylemem mümkün. Ve yazmakta olduğum romanım için ciddi adımlar ve düşünceler evresindeyim. Yazıyorum, üretiyorum ve bu beni mutlu ediyor.

Bu konuyla ilgili ayrıca bir yazı yazmaya da şu an karar verdiğimi vurgulayıp okuduğum kitaplara dönüyorum. Umarım birileri için faydalı ve yönlendirici olur:

1. 1951 – Levent Cantek / Sefa Sofuoğlu

Grafik roman, ülkemizde pek okunan ve talep gören bir tür değil. Buna rağmen oldukça az çıkan bu türün iyi örneklerini görebiliyoruz. Keza 1951 da bu örneklerden birisi. Levent Cantek’in hikâyesini yazdığı, Sefa Sofuoğlu’nun çizimlerini tüm ustalığıyla üstlendiği kitap, oldukça başarılı bir anlatı.

Kardeşinin intiharı üzerine Ankara’ya gelen Vedat, hiç tanımadığı bir dünyanın; bir kentin, yaşamın içerisinde bulur kendisini. Nedim, intihar etmiş görünmektedir fakat arkasında kalan izler, onun ölümünün intihardan ziyade cinayet olduğuna dairdir. Vedat da bu izlerin peşinden gider. Dönemin siyasi dünyasından çokça izler ve kişiler gördüğümüz anlatıda, 1951 yılında yaşanan büyük “solcu” kıyımının izlerini de taşıyor. Hikâye çok sade ama sizi içerisinde tutmayı başarıyor. Çizimlerin hoşluğu ise bambaşka boyutta. Üzerinde çokça emek harcanmış bir iş, hakettiği değeri görmesini dilediğim bir çalışma olmuş.

Kitabın daha detaylı bir incelemesini Vatan Kitap için kaleme almıştım. İlgilisi için şuraya bırakayım: http://vatankitap.gazetevatan.com/haber/1951in_ankarasi_veya_ankaranin_1951i/1/25080

2. Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura – Ayfer Tunç

Önce olumsuz eleştirimle başlamak istiyorum: Bu kitaba, böylesine hisli bir kitaba, bu kapağı hiç yakıştıramayanlardanım. O kadar yapay ve duygusuz duruyor ki, o kadar içeriğiyle uyumsuz bir tercih ki… Ayfer Hanım bu konuda nasıl bir fikir beyan etti, bilmiyorum ama benim için üzücü bir husus oldu. Kitap raflara düşmeden evvel okudum, kapağını görmeden. Öylesine heybetli giden bir kitabın kapağını görünce gerçekten üzüldüm… Neyse, içi sizi yaksın, dışı beni yakıyor.

Ayfer Tunç, Dünya Ağrısı’ndan tam 4 yıl sonra yayımladı Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura’yı. Dünya Ağrısı, gerçekten ağır bir ağrı bırakıyordu okuyucusunda. Etkisi uzunca süren, yarasının acısını içimize bırakıp giden bir kitaptı. Yeni kitap, bunu daha da ötelere taşıyor. Tastamam bir yıkıcılık; acının pornografisini (olumsuz manada söylemiyorum bunu) hiç bu denli şiddetli okumamıştım. Kitabın tüm karakterleri öylesine acıyla yunmuş ki, nefes alamıyorsunuz. İlk bölümden itibaren, saldırgan bir üslup, bangır bangır yıkılan bir binanın çatırtılarını kulaklarınızın içinde duyuyorsunuz. Duvarlar yavaşça üzerinize göçüyor. Altında kalıyorsunuz; acı, acı, acı, görkemli, şatafatlı bir acı. 447 sayfa boyunca mutlu bir karakterle tanışmıyorsunuz.

Şu sonuca varmayın: Acı çektirmeye odaklı bir metin değil. Yolun sonu buraya varıyor ama içeride okuduğumuz metin tam bir Ayfer Tunç klasiği. Estetik bir edebi dil, ustaca yaratılmış karakterler, hayatın soyut duygularının somutlaşması…

Umut, öleceğini bilen bir karakter. Ölüm sebebi, annesinden DNA’sına kodlanan bozuk bir gen ve annesi de gözlerinin önünde yavaşça yok olarak kaybolmuş, ölmüş birisi. Yani Umut, nasıl öleceğini, ölümünün nasıl gerçekleşeceğini biliyor. Sanem, kitabın diğer karakteri. Umut’un ailesinin ısrarıyla farklı tedaviler için geldiği Amerika’da bir şekilde yolunun kesiştiği bir karakter. Yazı ve Tura olarak adlandırılan iki farklı bölümde, karakterlerimiz bize hikâyelerini anlatıyor. Umut’un mutlak sonuna yolculuğunun şahidi olan Sanem, hayata tutunmaya çalıştıkça nasıl darmadağın oluyor, yıkılıyor, mahvoluyor… Ayfer Tunç bizi kahretmeye ant içmiş gibi, çok sesli bir acı senfonisi kurmuş. Bizi acıya boğuyor.

Son yıllarda okuduğum en özel karakteri de bu kitapta tanıdım. Umut’un terapisti olan Doktor karakteri, adını koyamadığım bir duyguyla sımsıkı bağlandığım bir karakter oldu. Bu konuda Ayfer Tunç’a yönelttiğim soruya, kendisinin de Doktor’u gösteren cevabı, karakterin sağlamlığından emin olmamı sağlamıştı.

Çok uzattım. Kitapla ilgili neokuyorum.org’a ayrıca bir yazı yazmıştım. Vatan Kitap için de Ayfer Tunç’la konuştuk. İlgilileri için linkleri şuraya bırakıyorum:

Ayfer Tunç’tan acının senfonisi

Söyleşi: http://vatankitap.gazetevatan.com/haber/sig_kotucul_ve_yikici_bir_dunyada_yasiyoruz_/1/25073

3. Değiştirilmiş Karbon – Richard K. Morgan

Değiştirilmiş Karbon, Netflix’in diziye uyarladığı bir kitap. Öyle ki Altered Carbon adıyla uyarlanan bu seri, bütçe açısından şimdiye kadar en yüksek bütçeli yapım olan Game of Thrones’u geride bıraktı. Ciddi yatırımlar yapıldı dizi için ve ilk sezonu yayınlandı. Diziyle aynı zamanda raflardaki yerini alan kitap da okuyucusuyla buluştu.

Değiştirilmiş Karbon, üzerine çokça konuşulacak bir kitap. Richard K. Morgan’ın yarattığı Takeshi Kovacs karekteri, yakın zamanın en önemli antikahramanlarından birisi olmaya aday, diye düşünüyorum. Aslında tam bir antikahraman değil ama duygusal ve mental açıdan o izlenimi bırakıyor.

Kitap 25. yüzyılda geçiyor. Artık ölümsüzlük keşfedilmiş ve imkânı olanları için sonsuzluk mümkün olmuştur. “Kılıf” adı verilen yeni bedenlerine bilinç aktarımıyla yüzyıllar boyunca yaşayabilecek ve tanrısallığın tadına varabileceklerdir. İşte bu noktada, işin endüstriyelleşmesindeki en önemli aktör olan Laurens Bancroft intihar eder. Kendisini hiçbir şekilde öldürmeyecek bir yapıya sahip olan bu karakter, öldürülüdüğünü dünüşür ve soruşturma için Kovacs getirtilir. Yıllardır bedeninden ayrı olarak kapalı olan Kovacs, anlaşmaya zorlanılır; eğer bu soruşturmayı çözerse tamamen özgür kalacaktır.

Çok katmanlı, çok karakterli ve heyecanı sürekli artan gerilimi bol bir kitap. İlk kitap bittikten sonra diziyi izledim ve gördüm ki diziyle kitap arasında ciddi farklılıklar var. Zira kitap yalnızca Kovacs’ın hikâyesini anlatırken, dizide farklı karakterler ve kurguları görüyoruz. Ve kitaptan oldukça fazla önde gitmekte. Kitabın çeviri zafiyetlerini bir yana bırakırsak, güzel bir hikâye ve polisiye, gerilim, suç, suçlu psikolojisi konularında oldukça doyurucu.

Diziye yerleştirilmiş olan Raven Hotel ile yapılan Poe göndermesi ise çok sevimli bir detay olmuş. Diziyi izledikten sonra kitaba dönmenin bir manası olmayacağı için henüz diziye başlamamış olanlar için önce kitabı okumalarını tavsiye edebilirim. Sonra dizide her şey berrak bir şekilde akıp gidiyor.

4. Hayatta Kalma Güncesi – Doris Lessing

Okumakta bir hayli zorlandığım bir kitap olduğunu söyleyeyim. Kimi bölümleri bitirmekte çok zorlandım ama başardım. Gözlerim kapanana kadar okudum, okudum, bitirdim. Yer yer hikâyenin içerisine dahil olduğum da oldu, yaklaşımlarının hoşuma gittiğini de söyleyebilirim. Fakat genel itibariyle beni yakalayan bir roman değildi. Zor, çok zor bitirdim.

Karakterin nerede, hangi ülkede, ne zaman yaşadığını bize aktarmayan yazarımız, verdiği emarelerle savaş sonrası dönemde bir yer tahayyül ettiriyor. Otoritesini giderek kaybetmiş yönetimin az sayıdaki vatandaşların yanına yetiştirmeleri üzerine verdiği çocuklardan birisi de anlatıcı karakterimizin yanına veriliyor. Onunla yıllar içerisinde sürüp giden birbirine ait olamama durumunu bizlere anlatan Lessing, bu esnada kadın hakları ve kadınların toplum içerisindeki konumlarına dair derin analizler yapıyor. Bir diğer yandan da karakterimiz duvarların ardını görebiliyor; hikâye içerisindeki çocuk karakterin doğduğu andan itibaren yaşadıklarını görüyor ve ona o şekilde yaklaşıyor.

Farklı bir kurgu, konu itibariyle çok özgün gibi duruyor ama anlatımının yıkıcı derecede zorlayıcı olması, okumamı zorlaştırdı diyebilirim.

5. Yanlış Okumalar – Umberto Eco

Okurken keyif aldığım bir kitap oldu. Eco’nun zekası hayran olunası ve onun edebi zevkinin mizahla buluşmuş hali, gerçekten keyif verici oluyor.

70’li yıllarda kaleme aldığı eleştiri ve deneme yazılarının bir derlemesi olan kitap, dönemin çeşitli edebi tartışmalarına değiniyor. Editoryal sürece dair yaptığı tespitler, İncil’den Dönüşüm’e kadar birçok kitap hakkında yaptığı mizahi tespitler kakır kakır gülmenize vesile oluyor.

Şunu söylemeliyim: Bazı noktalarda konulara o kadar yabancı kalıyorsunuz ki (çünkü yaşanmış geçmiş edebi tartışmaların ya da elimde olmayan bazı kitapların üzerine konuşmalar var) acaba ben mi anlayamıyorum, diye baştan okuma gereksinimi hissediyorsunuz. Ama her haliyle keyifli bir deneme kitabı.

6. Yaban Koyununun İzinde – Haruki Murakami

Murakami, çok enteresan bir yazar. Böyle düşünüyorum. Okuduğum her kitabında, üzerinde durulmayacak detayların uzun uzadıya, derinlemesine işlendiğini, ele alındığını, detaylandırıldığını görüyorum. Sizin hiç üzerinizde durmayacağınız bir konu hakkında sayfalarca yazabilecek kapasitede bir yazar Murakami. Bu bir yetenek. Çoğunlukla boş konuşuyormuş hissi uyandırsa da, bu yeteneğini bir bütünlük içerisine çok güzel yediriyor. Halihazırda çoğu kitabının hacimleri bu nedenle daha da ufalabilir. Eksiltmeler yapılabilir. Daha sade bir hale getirilebilir gibi geliyor bana.

Yaban Koyununun İzinde de, kendini çarçabuk okuttu. Murakami’nin çok geç yazmaya başladığını ve kendi dilinde yazmaktansa İngilizce yazıp daha sonra kendi diline çevirdiğini biliyorum. Bunun kendi üslubunu oluşturan en önemli faktör olduğunu söylüyor. Okuduğum tüm kitaplarında benzer karamsar karakterler, enteresan bir yan karaktere tutkunun ötesinde bir saplantıyla bağlı oluyor. Bu kitapta da dünyanın en güzel ve şehvetli kulağına sahip bir kadına hayran olan karakterimiz, ülkenin en önemli sağ siyasetçisinin vücudunu terk eden bir koyunun peşine düşüyor. Evet, konumuz bu. Koyun, bedenden bedene geçerek ölümsüzlüğünü sağlıyor. Geçtiği bedende de inanılmaz bir tepkimeye neden olarak, çağının ötesinde bir kişiye döndürecek fikirler, düşünceler, içgüdüler ortaya çıkarıyor. Neresinden bakarsanız enteresanlıklarla dolu bir kitabı tükettim. Neden böyle bir kitap okudum, diye düşünmedim. İyi ki böyle bir kitap okudum, diye de düşünmüyorum. Başta dedim ya, kimsenin ele almayacağı değişik konular, karakterler Murakami’nin özelliği. Onu da öyle seviyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir