“İnsanın kaçamadığı şey bu gitmekler, diye düşündü. İllaki bir yerden bir yere, bir .mürden bir ömre, bir evden başka bir eve gidiyorsun. Ev diye bellediğin yeri bir hışımla kapatıp çıkıyorsun. Dolapta ekşiyecek peynir mi var, yoğurt küf mü tutar diye düşünmeden… Günlük, haftalık, aylık, mevsimlik hazırlıkları, şişelenmiş domatesleri, ipe dizilmiş patlıcanları düşünmüyorsun. Limonun küfüne bakıp gitmeye karar veriyorsun. Parlak sarıdan bembeyaz bir ölüme nasıl kavuşursun Aysel? Burada durursan, bu bozkırdan kaçmazsan böyle bembeyaz olacaksın, diye düşünüp dünyaları yıkabiliyorsun. Kendini çok güçlü kuvvetli hissetti. Aferin kız Aysel, dedi kendine. Aferin, çok geç kaldın ama kaçan zamanın, hayatın ve yılların intikamını çatır çatır aldın. Senelerce gömülü kaldığın o mezardan kendini kurtardın.” s. 146
Aysel’in hayalleri vardı. 1978’in kış aylarında kurmuştu bu hayallerin çoğunu. İstanbul’dan dönmemek üzere gidecekti. Hayallerini sayıklayıp elinde kendine ait olmayan elbiselerin bulunduğu bir poşetle İstanbul’un ayazında dolanıyordu. Gidiyordu. İşte gidiyordu ama o, Aysel, daha denize bile girememişti. Halbuki Aysel denizi çok severdi.
Aysel, 1978’in o soğuk kışında, Ahırkapı’da sahilde yürürken aklına bir şey gelmiş gibi kayalıklara çıkar. Ayakkabılarını çıkarıp ayaklarını buz gibi suya sokar. Hayallerine, vazgeçtiklerine, gitmeklerine çaresizce ağlar.
Bundan birkaç sene önce sahilde gördüğüm bir manzara bana çok şey düşündürdü. Sandalyesinde oturan yaşlı bir kadın, karşısında kızı olduğunu anladığımız başka bir kadınla oturuyorlar. Torunu olduğunu anladığımız ufak bir kız çocuğu, sandalyesinde oturan annesi ve anneannesinden tamamen farklı bir dünyada kumlarla oynuyor, denize girip çıkıyor. Anneannesi sırtını denize dönmüş, sandalyesinde sessizce oturuyor. Genç kadın annesinin karşısında uzaklara, denize bakıyor. Üç kuşak, üç farklı ahval. Bu an, bu sahne bana o kadar dokunaklı geldi ki. İster istemez Aysel’i ansıdım. Bu an Boşluklar’a nasıl başlayacağımı gösterdi bana.
Aysel sırtını denize dönmemeliydi. Ne yaşamış olursa olsun, kararları ve tercihleri ne olursa olsun, onu dünyayla, hayatıyla ve kendisiyle barıştırmalıyım diye düşündüm.
Aysel hayallerini gerçekleştirdi. Denizine kavuştu, kendine yeni bir yurt edindi. Zeytinyağının yemeklere sızışını sevdi.
Bu bir kurmaca. Ancak kurmacayı var eden hayattın bize deneyimlettiği şeyler. Aysel bu üç kurmacadaki en sevdiğim karakterlerden. Kendini değiştiren, dönüştüren, güçlenen ve yolunu en baştan yürümeye cesaret edebilen tek karakter. İsterim ki yolu ve yolculuğu ilham olsun. Darda olanlara, yaşamına ve varlığına düşmanca yaklaşanlarla mücadele edenlere, kendi ayakları üzerinde durabilmek isteyen herkese.
Hoşça kal Aysel. Seni ve hikâyeni çok seviyorum.
